Göçmen

Hayal Üzerine Adımlar

Bulutlar Üzerinde Yaşayanlar

Azerbaycan Türkçesinde konuşuyorum. Türkiye Türkçesinde yazıp okumaya çalışıyorum. Fars dilinde eğitim aldım. Ne olduğumu bilmiyorum. İran’dayken hocalarım bana Türkçe düşünüp Farsça yazıyorsun, Farsça düşün diyorlardı. Sana nasıl düşüneceğini öğretiyorlar. Neyse, şanslı biri olursan bir şekilde yolunu buluyorsun.  Ama düşünmek sırası gelince karşına duvar çekiyorlar. Ana dilinde konuşmakta ayak diremek, kendi kültürünle yetişmek insan haklarının temeli sayılıyor. Herkesin hayatının başlangıcı sayılan bana suç sayıldı. Sırtımda insan haklarının temeli büyüklükte bir suçla yola çıktım. Konuşmanın suç sayıldığı bir ülkede doğdum. Ana dilim Türkçe diye suçlanmaya başladım. Hikayenin nasıl başlayacağını düşünürken, hikaye başlamıştı bile. İnsanların dikkatini çekmeyen ufak bir olay büyük hikayelerin başlangıcıdır. Başlangıç peşinde geri dönerken ipin ucunu kaybediyoruz. Öyle sanıyorum ki yaradılış amacımız koyun gibi güdülmek ve süremiz bitince de ölüp gitmek değildir. Göklerden gelen kitap diye adlandırılan dini kitaplardan tutun yerde yaşayan insanların düşüncelerini içeren kitaplara kadar hepsi insanın özgürlüğünün altının çizmektedirler. Ama uygulamadaki yasaların hepsi insan özgürlüğünü katletmektedir. Farklı sistemler, farklı düşünceler hepsi bunu yapıyor; çok şeyde farklı olsalar da bu konuda (insanların özgülük hakkını öldürmekte)  aynılar.

Adeta Geri Dönüyorum

Bir serin, mavi, rutubetli sabahta, Aksaray köprüsünün altında, saat 4’te kendime sordum: "Ben neden burdayam? Ben ne yapıyorum?”  Bu soruyu sorduğum zaman babamın sözünü hatırladım, “Burası doğudur böyle işlerle uğraşan rahat yaşayamaz.” Dünyada öyle çok insan var ki işitirler ama duymazlar. Ben de belki bu kulak hastalarından sayılırım. O sabah benim orada olacağım seneler öncesinden tahmin edilmişti. Aslında babam uyarı verdiği zaman köprünün altında üç yol ağzında duracağım da belliydi. Ama yine de insan durumu kabul etmediği zaman kendini rahatlamak için, belki de duruma alışmak için sorular soruyor. Cevapsız sorular hayatı değiştirmez ama ona alışmaya yardımcı olur.

Hem burda olduğuma inanıyordum. Hem kendimi sorguya çekiyordum. Ama kim sormaz ki? Bir ömür yaşadığı heyatı birkaç gün içinde bırakıp çıkan kim bunun gibi tepkiler göstermez, sorular sormaz? Kim bu olayı kolay kolay kabul edebilir? O sabahı karşılamak bence kolay değildi. Ama yolu tahmin ederek yola çıkan insana bu üç yol ağzında durmak bir başka başlangıçtı. Evet, herkes sorar ama sükut tüm dillerde aynıdır. Ben de herkes kendisinin önünden sessizce nasıl geçip giderse öyle geçip gittim o sabah, kendime baka baka. Çünkü ipin ucu o sabah Aksaray’da otobüsten indiğim yerde değildi. Orası bir yol ortası sayılırdı. Cevap bulmak yeri değildi. Zaten ben soruyu kendime geç sordum. Belki de önceden defalarca sordum. Ya da sormadım hatırlamıyorum. Belki de hatırlamak istemiyorum. Evet, bu tereddüt insana özgü bir durum ve  ben oyunculuk konusunda çok iyi sayılmam. Tereddütlü bir insan olmak ayıp değil ve tereddütlü olduğumu söylüyorum. Bu nedenle ben tereddüt ettim nasıl bir yol izleyeceğim, kendimle ne yapacağım konusunda. Bunu okuyan insanlara sormak istiyorum: Siz hayatınızda tereddüt etmediniz mi? Sarhoş olduğunuzda sevdiğiniz insanlardan ya da başka şeylerden tereddüt etmediniz mi?  Kendinize cevap verin, sadece kendinize ama ben ettim bayağı da ettim. Bugüne kadar yaşadığım acı tatlı olaylar bana cesaret verdi, bunu dile getirmek için. Siz dilinize değil gönlünüze getirin yeter. Söz size de yeni başlangıç olur. Sadece o sabah değil defalarca tereddüt ettim ama tuttuğum yola dair bir şey var içimde. Adını bilmiyorum. Yok, aşk değil. Ne olduğunu bilmiyorum. Onun ne olduğu önemli değil. Olması önemli. Bana bu yolda devam etme gücü veren işt eo belirsiz şeydi  ve ben bu acı tatlı olayları yaşaya yaşaya buraya geldim.

Yine Geri Dönüyorum.

Bir hayatı bırakıp başka hayata kaçmak güç sayılır. Ben böyle sanıyorum. Geçmişte eski insanlar göç ediyorlardı ya, ne için? Yeni hayat, yeni topraklar, yeni tecrübeler için. Ama artık sınır adında bir kısıtlama aracı var ve topraklar artık ülkeler sayılır.

Amaçlar değişti. Doğrusu değiştirdiler. Artık her şeyin bedeli var. O bedelleri ödemek zorundayız. O bedeli kim belirliyor? Sınırı çekenler. Hem de bizim elimizle çekenler. Yasaların babaları. Bizim oylarımızla baba olanlar. Bizim ne yapacağımıza, nasıl yaşayacağımıza ve nasıl düşüneceğimize karar verenler vardı. Onlar babalar, sahipler oldular. Biz ağılda, olmamız gereken yerde olmalıydık. Bu sınırın dışına çıkmak isteyenler kötü çocuklardır, asilerdir. Onları yola getirmek gerekiyor. Çünkü hayvanlar, ağıl sahiplerinin isteklerini yapmak zorundadırlar. Ya baş eğ ya da git. Bunu yapmak zorundasın. Ama gitmek de kolay değil. Artık sınırlar var. Sokaklarda gizli mücadeleler çıkıyor karşına. Alan daralıyor. Kimisi otla kimisi alkolle hayal dünyasına koşuyor. Bizim topraklar artık kirlenmiş. Onu temizlemek gerekiyor. İnsanların ruhundan beslenen vampirler, bizi kirlenmiş sayıyorlar. Varlığın gerçek yönünü keşfeden bizlerse onları sahtekâr, Tanrı kuklaları olarak adlandırıyoruz. Bu arada gerçekten kimin ne olduğu belli değil. Bu iki başlı mücadelenin ateşli ortamında çok ileri giden ya ölür ya uzaklaşır. Bu bir başka başlangıç. Yakınımda olan herkes “Sen git!” dedi. Ben kararsız halde ne yapacağımı bilmiyordum ve sonuçta Ben git oldum. Gİdemedim ama gİt oldum. Yani ruhumu bıraktım, canımı getirdim. Gİt olmak bu. Gİtmek ve gİt olmak iki farklı şey. Ben her zaman olmaktan korkan insan sonuçta oldum. Oradan gİt oldum. Buraya gelemedim. Sonuçta orda da olamadım buraya da gelemedim hala oranın ve buranın ortasında ruh gibiyim. Göç bu demek mi? Ad peşinde değilim. Kolayca verilen adlardan korkarım. Evet, bu bir karışık göç hikayesi. Gözden geçiriyorsunuz. Neden karışık? Çünkü bunu bir göçmen yazıyor, göçmenin kafası her zaman karmaşadır ve bu karmaşa haliyle hikaye anlatıyor. Sen kendi evinde şömine karşısında oturan ya da kendi topraklarından sadece tatil için dışarı çıkan birisi isen bu karmakarışık yazıyı yazana küfür etmekte haklısın.

İnsanların heyatını fıkra gibi anlatmak kolaydır. Ama onu fıkra gibi dinleyenlere yazıklar olsun. Kendilerinden şüphelensinler. Çünkü bu bir gerçek hayattı, onun neden anlatıldığını keşfetmek lazımdır.