Türbe Demirlerine Adak Diye Bağlanan – Emir Hasen Çehilten

Emir Hasen Çehilten,Türbe Duvarına Adak Diye Bağlanan, Çeviri, Duvar dergisi, sayı:24, 2016

Yazarın aynı adlı eserinden alınan bu öykü tıpkı kitaptaki diğer öyküler gibi bir çocuğun ağzından, çocuğun kendisiyle konuşmaları gibi anlatılmaktadır. Bu nedenle zamanda ve zaman kiplerinde bazı karmaşıklar göze çarpmaktadır. Yazar bu zamansal belirsizlikleri ve karışıklıkları bilerek yapmakta böylece anlatının çocuk imgelemindeki yapısını olduğu gibi yansıtmayı amaçlamaktadır.

Anne:

“İki kardeştiler, birlikte Allah’ın yanına gittiler. Biri başını Allah’ın dizine koyup uyudu, diğeri de…” dedi.

Anneanne ağlamaya başlıyordu ve:

“Bu kızın sonunu hayra çevir Allah’ım” diyordu. İsmet teyze günde birkaç kez damın merdivenlerinden yukarı çıkıp ezan okuyordu. Mahmut dayı bir gece geldi ve ısrarla:

“Tımarhaneye götürmeniz lazım bunu” dedi.

Baba, “Orada eziyet eder, öldürürler bunu” diyordu. Anne:

“Şeyh Şuayb’in duaları da hiçbir işe yaramadı” dedi. Tuba teyze Hazreti Ebulfazl’a teyzem iyileşirse kesmek üzere bir koyun adak adamıştı. İsmet teyze bir haftadır poposunu açmıyordu artık. Anne:

“Yavaş yavaş iyileşiyor galiba Allah’ın izniyle, gidip koyun almamız lazım” diyordu. Sakine teyze:

“Keşke koyunun elleri ayakları beyaz olsa da kına koysak” diyordu. Sanırım koyunu Ramazan’dan alacaklardı. Ramazan’ın çok koyunu vardı.

İsmet halanın Hazreti Masume’nin türbesine götürülmesi kararlaştırılmıştı. Tuba teyzenin bağladığı dileklerin hiç faydası olmamıştı. Hala hep söyleniyordu:

“Ahir ömrümüzde bir delinin eline düşmediğimiz kalmıştı” Hala böyle dediğinde anneannenin gözpınarları coşuyordu.

İsmet teyzenin hastalandığından beri anneanne daha uzun namaz kılıyordu. Halacığımla anneanne namaza beraber başlıyorlardı ama halam namazı bitirirken anneannem secdeden yeni kalkıyor oluyordu. Ne yaparsak yapalım İsmet teyzem namaz kılmıyordu. Seyid Halil babama:

“Olsun, önemli değil, delinin bir sorumluluğu yoktur, ona günah olmaz” demişti. Babam gelip bunu söyleyince annem kızdı.

“Allah korusun, ona deli diyenin dili lal olsun. İsmet deli değil ki sadece bir az sinirleri bozuk” dedi. Herkes ismet teyzeye deli diyordu. Annemle anneannem onlara kızıyordu. Halam gidip gelip İsmet teyzeye deli diyordu. Annem öfkeleniyordu halama ama anneannem:

“Boşver, Allah onun müstehakını verecektir” diyordu. İsmet teyzenin durumu fenalaştığından beri anneannemin gözüne uyku girmez olmuştu. İsmet teyze de bir dakika yerinde durmuyordu, canı hep sokağa çıkmak istiyordu. Bir gün herkesi uyutup sokağa çıktı. Tam iki gün kayboldu. Sonunda Sabuncular camisinde bulduk onu. Ama o iki gün şehrin aramadık yerini bırakmadık, erkek akrabaların hepsi işini gücünü bıraktı onu aradı. Hatta İsmet teyzeyi görecek gözü olmayan halam bile. Ben İsmet teyzemin bir grup ezadaranın arasına karışıp kaybolduğunu ne kadar söyledimse de kimseyi inandıramadım kendime. Anneannem:

“ Allah beni kahretsin, o ezadaranlara dalıp gitmeyeydim İsmet şimdi yanıbaşımdaydı”diyor. Annem de “Yazısı buymuş onun, belki de bir şey olmamamıştır, şimdi bakarsınız kapı çalar geliverir”diyor. Kulaklarımla duydum, halacım Habip beyin eşine:

“Kurtulduk o delinin elinden” diyordu. Babam anneannemi teselli etmeye uğraşıyordu boyuna. Anneannem yatağa düştü, acıdan zayıflayıp iğne ipliğe döndü, resmen eriyordu. Benimse aklım annemin anlatmaya başladığı iki kardeşin hikayesinde kalmıştı, onun devamını dinlemek istiyordum.

Bazen İsmet teyzem oturup ağlıyordu. Saçlarını avuçlayıp deste deste yoluyordu.

“Gencecik çocuğum öldü” diyordu. Buz satan Yusuf’un oğlu genç yaşında ölünce İsmet teyzem başını yumruklamıştı. Sanki Yusuf’un eşini taklit ediyordu.

Anneannem namaz kılarken derinden ah çekip:

“Allah’ım kızıma şifa ver, senden İsmet’i istiyorum”diyordu. Durumu fenalaştıktan sonra saçları bir bir ağarmaya başlamıştı İsmet teyzenin, bir akşam saçlarına kına koyduk. Akşam anneanneyle hamama gitti, durup durup elini başına götürdü, parmaklarına bulaşan kınayı yaladı. Akik yüzüğünü de kaybetti. Büyük bir taşı vardı yüzüğünün. Ona yüzüğünü ne yaptığı sorulunca ağlamaya başlıyordu. Anneanne fal baktı yumurtayla, Habip beyin eşinin adı çıktı falda ama ona itibar etmediler, anneannenin fal bakarken temiz olmadığına hükmettiler.

İsmet teyze annemden bir yaş büyüktü, evlenmemişti zavallı, yaşlanmıştı. Anneannem:

“Onun bahtı evvelden de karaydı, Allah böyle takdir etti” diyordu. Doktor Şefi haftada bir bizim eve geliyor, İsmet teyzeyi muayene ediyordu:

“Bundan beteri de olabilirdi, gidip şükredin” diyordu. Anneannem altın kolyesini götürüp sattı. Doktor Şefi çok çok para alıyordu galiba. İsmet teyzenin durumu kötüleştikten sonra onu Hazreti Masume’nin türbesine götürdük. Habip beyin kuşlarından on yedi tanesini kaçırmıştı. Habip beyler bizim evden taşınmak istiyorlardı. Annem üzülüyor, İsmet teyze yüzünden odanın boş kalmasından korkuyordu. Habip beyin eşi yatıp kalkıp söyleniyordu, İsmet teyze ona yaklaştığında bağırıyordu. Bir gün İsmet teyzenin ayağına penseyle vurdu, İsmet teyze oturup ağladı. Habip beyin eşi telaşlandı, yaptığını inkar etti:

“Ben vurmadım, kendisi penseyi alıp ayağına vurdu” dedi. Ama ben gördüm o vurdu teyzemin ayağına, inşallah bileği kırılır. Habip beyle eşi anneannemin dediği gibi Allah’ın namazını kılmıyorlardı. Sabah herkes namaz için uyanırken onlar bir uykudan diğerine geçiyorlardı. Habip bey insanların selamına zorla cevap veriyordu. İki altın dişi vardı Habip beyin ve sağ eli parmağının ucundan omuzuna kadar dövmelerle doluydu. Bir defa gördüm, eşiyle birlikte soyunmuşlardı, güreşiyorlardı. Habip bey çok güçlüydü, İsmet teyze durumu fenalaştıktan sonra ondan korkar olmuştu. Habip bey bazen eşinin poposuna vuruyordu o da dönüp kıkır kıkır gülüyordu, şırfıntının biriydi. Habip bey halde çalışıyordu. Aşura günlerinde kuyumcular grubu ezadarlarına ait alemi tek başına taşıyordu. Odalarına birinci imamın resmini çerçeveletip asmışlardı. Birinci imam yeşildi, gözleri mavi ve yüzü kahverengi. Anneannem ne zaman onların odasına gitse birinci imamın resmini öpüyordu. Dudaklarını birinci imamın abasının ucuna bastırıyordu. Habip beyin karnı çok büyüktü. Mahcebin hanım hamile olduğunda karnı Habip beyin karnı kadar şişmişti. Habip beyin eşi hep süslü püslüdür, bileği altın bileziklerle doludur. Anneanne:

“Millet yiyip içmiyor parayı altına yatırıyor” diyordu. Halacım bir gün İsmet teyzeye iyi davranıyordu, bir gün kötü. İyi davrandığı günler İsmet teyze ona yaklaşıyordu. Halacım ona çay veriyordu. Halamların çayları her zaman hazırdı. Halacımın eşi yaşlı ve hastaydı, yüksek sesle geğiriyordu. Halacım eşine kötü davranıyordu. Halamla eşinin geçimini babam sağlıyordu ama anneannemle İsmet teyze geçimlerini kendileri sağlıyorlardı.

Mahcebin hanım çok konuşuyordu, artık nasıl bir kuvvet vermişse Allah çenesine. Sanki ördek götü yemişti. Geceleri minbere çıkan Seyit Halil’den bile çok konuşuyordu. Mahcebin hanımın önceleri halamla araları iyiydi, haftada bir beraber hamama gidiyorlardı. Halacım yanında marul ve pide götürüyordu. Bir göğsü yoktu halacımın. Anneannem:

“ Halanın bir göğsünü kanser aldı” diyor. Son bir yılda halam ali kıran baş kesen olmuştu, habip beyin eşi de onun kulu kölesi. Halamın ağzı Habip beyin eşinin kulağındaydı, Habip beyin eşininki de halamın kulağında. Onun bunun dedikodusunu yapıp duruyorlardı. İsmet teyzenin durumu kötüleşmişti. Halacım da Habip beyin eşiyle samimiyeti ilerletmişti, İsmet teyzeme ise ters ters bakıyordu. Mahcebin hanıma da hava atarak: “Her şey benim bir sözüme bakar, ben istesem kardeşim onları buradan atar” demişti. Göğsünün biri olmadığı için halama acımıyordum, kanser diğer göğsünü de alsın istiyordum. İyice gözümüzden düştü halam. Babam:

“Ablamın söylediklerinin hepsi doğru” diyordu. Annem:

“Etten ne gördüm ki yüz elden geçmiş köfteden ne göreyim. Eşim bana kıymet verdi mi ki hala da versin!” diyordu. Babam:

“Bırak ablamı biz kendimiz de bıktık usandık İsmet’in elinden”diyordu. İsmet teyzenin durumu fenalaştıktan sonra onun hakkında bin tane şey söylenir olmuştu. İsmet teyzem Mahcebin hanımın rüyasına girmiş, şişman ve beyazmış, türbenin yakınında koyun fiyatı soruyormuş. Üzerinde yeni bir elbise varmış, yüzü gözü parlıyormuş. Sonra da bir ışığa binip gökyüzüne doğru yükselmiş. Üzerine bindiği ışığın iki yanından kanatları rengarenk iki melek tutuyormuş. Mahcebin hanım türbeye yanaşıp Masume hazretlerine kendisini de İsmet’in yanına yollaması için yalvarıyormuş ki uykudan uyanmış. Mahcebin hanım rüyasını anlatırken halacım:

“Keşke benim tarafımdan da ondan helallik isteyeseydin”dedi ve ağlamaya başladı. Bu sabah Habip beyin eşi Mahcebin hanımın rüyasını duyduktan sonra İsmet teyzenin yüzüğünü getirdi ve onu bahçeden bulduğunu söyledi. Annem, anneanneme:

“Bu yüzük bahçenin neresindeydi ki biz göremedik de o gördü” dedi. Anneannem:

“Günahı boynuna” dedi. Annem: “Yüzük pahalı bir yüzük, Hazreti Hüseyin’in türbesindendir taşı, aşura günlerinde kıpkırmızı olur“diyor.

İsmet teyze gençken bir Ermeni’den kırk tümene almıştı bu yüzüğü.

Annem: “İsmet’i tez zamanda Meşhed’e, türbeye götürmek lazım”diyordu. Anneannemin ağlamaktan gözleri kan çanağına dönmüştü. Annem çamur kokuyor. Anneannem bana seccadeyi, zemzem suyunu, uzun namazları hatırlatıyor. İsmet teyzenin durumu git gide kötüleşti, babam artık anneanneye de ağır konuşuyordu, ona da hep laf sokuyordu ki İsmet teyzeyi ya götürüp tımarhaneye yatırsınlar ya da gidip bir oda tutsunlar ve başka bir yere taşınsınlar. Annem bunları anneanneye söyleyemiyordu. Annem acı içindeydi, babama:

“Allah’ın gücüne gider” diyordu. Sanırım babam o iki kızkardeşin hikayesini bilmiyordu da ondan böyle davranıyordu. Anneannem günden güne küçülüyordu. Bir gölge gibi olmuştu, öyle ki bu küçük gölgenin bir gün seccadede kayboluvereceğinden korkar olmuştu. İsmet teyze hastalanalı bir yıl olmuştu, İsmet teyzemin bir sabah erkenden damdan inip soyunmasının ve havuzun suyuna atlamasının üzerinden bir yıl geçmişti. Baba da Habip bey de evdeydi. Kadınlar toplanıp onu havuzdan çıkardılar. Teyzem halama küfretti. Bir doktor çağrıldı. Doktor teyzemin kafayı üşüttüğünü söyledi. Ve annem hepimize iki kız kardeşin hikayesini anlattı. Habip beyin eşi ağlamak istiyordu.

“İki kardeştiler, birlikte Allah’ın yanına gittiler. Biri başını Allah’ın dizine koyup uyudu, diğeri de…” Annem:

“İsmet’i en kısa zamanda Meşhed’e türbeye götürmek lazım”diyordu. Anneannem bu hafta İmam Hüseyin’e ağıt yakma” haftası diyordu.


***


Ezadarlar türbe demirlerinin önüne gelmişlerdi. Büyük zili çalanları görmüyordum ama zil sesi çok yüksekti, ritimliydi. Sırtlarına zincirle vuranlar yolun iki yanı boyunca sıralanmış insan kalabalığının ortasından yürüyorlardı. Gömlekleri siyahtı ve sırtlarında bir tabak büyüklüğünde delikler vardı. Bu deliklerden görülen çıplak tenleri kızarmıştı. Anneannemin yüzü gözyaşlarıyla doluydu. Elim anneannemin elindeydi. Anneannemin boynu ter içindeydi.

Türbenin içinde zil sesi, gül suyu kokuları ve zincirlerin iniltileri… Zincir vuranlar hareketsiz kaldılar. Kısa boylu, Mahmut dayı yaşlarında bir adam bir sehpanın üstüne çıktı. Elinde küçük bir hoparlör vardı, ağıt okudu. Zincir vuranlar ve göğüslerini dövenler onun sesini yankılayarak karşılık verdiler. Türbenin içi sıcaktı. Tavandaki avize sanki bir an sallandı. İsmet teyze şaşkınlık içinde avizeye bakıyordu. İsmet teyzenin gözbebeklerinin beşiğinde gül suyu kokusu, zincir vuranların kızarmış, çıplak sırtları vardı. Her şey şeffaf bir perdenin ardından geçiyordu, yavaş ve kederli. Anneanne çarşafıyla İsmet teyzeyi adak niyetiyle türbenin demirlerine bağlamıştı. Kalabalıkta o gürültünün içinden beyaz bir el demir parmaklıktan dışarı çıktı ve İsmet teyzeye doğru geldi. İsmet teyze kafasını kaldırdı ve kendisine uzanan eli öptü. Şefkatli bu elde gülsuyu kokusu vardı, bana namazı hatırlattı. Zincir vuranlar yine sırtlarına vurmaya başlamışlardı, sırtları titreşiyordu; mendille gözlerini kapatmışlardı. İsmet teyzenin gözleri şefkat rengine bürünmüştü. Uzun bir erkek eli teyzeyi sırtından yakaladı, İsmet teyze küçüldü, küçüldü gelip o elin içine oturdu, sonra o el geri geri gitti. El demir pencereden dışarı çıktı ve zincirlerin iniltileri, zil sesleri, gülsuyu kokuları içinde avizeden yayılan rengarenk ışıkların altında kayboldu.

1 Ezadar: Şiî mezhebinde, Muharrem ayında özellikle Aşura günü ağıt yakmak amacıyla ortaya çıkan erkekler. Bu ağıtçılar sırtlarına zincirlerle ya da göğüslerine elleriyle vurarak Hazreti Hüseyin için ağıtlar söylerler, etraftaki kalabalık da onalrın söylediği dizeleri tekrar eder. (ç.n.)


ÇEVİREN: FARHAD EİVAZİ


Samed Behrengi (1939- 1967)

Samet Behrengi, Deneme, Duvar dergisi, sayı:23, 2015

Dünyanın bir çok yerinde çocuk edebiyatı alanında tanınan Samed Behrengi’yi; İran’da ve özellikle doğduğum şehir Tebriz’de, benim kuşağım “Samed Amca” olarak tanır. Masallarını, hikayelerini ve öykülerini okumadan önce yakın arkadaşlarımdan ve aydınlarımızdan Samed Amca konusunda pek çok efsane duydum. Hepimiz onun gibi olmaya çalışırdık, bizim idolümüzdü Samed Amca.

Onu sadece bir öğretmen olarak değil; dağları, çölleri gezip cehaletle, hurafelerle mücadele eden biri olarak tanıdık. Okuma yazmayı öğrenir öğrenmez Samed Amca’nın kendi duygularıyla kayda geçirdiği öyküleri okuduk.

Benim kuşağımdan, Samed Behrengi’nin yaşadığı zaman aralığında yaşamayı arzu etmemiş kimse bulunabileceğini sanmam. Bizim için bir kahramandı o, hepimiz onu yakından görebilmiş olmayı isterdik. Kimbilir belki o dönemde yaşasaydım, onunla arkadaş olurduk. Hatta belki de iki yakın dost olurduk, kimbilir… İçimden hep bu düşünceler, hülyalar, arzular geçerdi.

Lise döneminde ve ondan sonra Amca’mızın mezarı başında hep toplanmak isterdik ama bu pek mümkün olmazdı, şartları zorlayarak toplanabildiğimizde ise maalesef ki hep bir olay çıkardı. Amcamız, sessiz ve mütevazı bir şekilde uyurdu. Mezarında, karabalık şeklindeki saçlarıyla resmedilmiş olan güzel Amca’mız oradan gözlerimizin içine bakardı. Gelgelelim bu mezar taşı sürekli tahrip ediliyordu ve sürekli yeniden yapılıyordu, en nihayetinde demirden bir levhaya yapıldı resim ki tahribata uğramasın. Behrengi’nin gücünü ve yarattığı varlığı anlamak için işte bu mezar hikayesi bile tek başına yeterli olabilir. İktidarlar gerçek aydınların dirisinden korktukları gibi ölüsünden de korkarlar. Düşünün ki belli günlerde bu mezar taşına yaklaşmak hala yasak!

Samet Amcanın yaptığının sonuçları ortadadır. Tebriz’de Karabalık gibi denize kavuşmak arzusuyla yüzen balıklar olarak bizler, Farsça konuşmaktayken Amca’nın yazdıklarından gelen Türkçenin sesine kulak vererek ilerlemeye başladık. Daha da ilerleyince şelale sesi uzaktan duyulmaya başladı, kurbağaların sesi bir fısıltı halini aldı.

İlerleyen zamanda Amca’nın yazı tarzı ile ilgili eleştirilerle karşılaştık. Neymiş efendim; bu tarz çocuk edebiyatına uygun değilmiş! Bilinç kasapları, Samed Amcanın yazılarını bu bahaneyle kesip doğradılar. Sansür dediğimiz şey, her zaman taş kafalı insanlar tarafından uygulanır. Mankurtlaşmış kafalar nerede olursa olsun sonuç hep aynıdır, ister iktidar masalarının ardında ister aydınlar arasında. Behrengi’nin kendisi hayattayken bu eleştirilere yanıt vererek şunları söylemiştir: “Benim muhatabım olan çocuklar, yaşam şartları mecburiyetinden dolayı kaçınılmaz olarak anlattığım olaylarla karşılaşıyorlar. Çoğu, söz konusu ettiğim olay ve durumlardan bihaber olduğu için derin yaralar alıyorlar hayattan. Bense yazdıklarımla daha önce bilmedikleri ama başlarına gelebilecek olaylara dair bir farkındalık yaratmaya, onları gerçeğin sert yüzüne alıştırmaya çalışıyorum.”

Tahran’da yaşarken iyi kaynaklara ulaştım ve bu konuyu içimde beslediğim hevesle araştırmak amacıyla düşünme masasına oturdum. O zamanlar bu konuyla ilgili son kararımı verdim. Bir makale yazarak eyleme geçtim. Fakat Kasaplar Şehri’nde kural kesip doğramaktır; çünkü gözler et ve kanla doludur ama ben Samed Amca’dan şunu öğrendim ki: Önemli olan merak ettiğimi kendi kendime araştırıp öğrenmemdir, zaten o da karşılacağımız zorlukları öngörerek hikayelerinde anlatmıştı. Bu yüzdendir ki ben, bu darbe karşısında çok zorlanmadım, çünkü hazırlıklıydım. Samed amcam beni yazdıklarıyla hazırlamıştı bunlara. Yazı basılmadı ve mecburi göç sebebiyle diğer birçok şeylerim gibi şu an onun da nerede olduğunu bilmiyorum.

Bu yaz üzerinde çalıştığım bir proje nedeniyle Behrengi’nin yazdıklarını yeniden okudum. Bu okumaların tamamlandığı günler, Amca’nın da ölüm yıldönümüne denk geldi yaklaşık olarak. Süleyman (Türkiyeli bir arkadaşım), böyle zamanlarda hep “Bu dünyada hiçbir şey tesadüf değildir,” der. Bence de hiçbir şey tesadüf değildir.

Samed Amca’nın yazılarını bu orta yaş çağlarımda tekrar okumak, yeni kurmaya çalıştığım hayat düzenimi de etkiledi. Bunları seneler önce de okumuştum ve o zamanlar da hayatımı etkilemişti.

Bazı insanların yarattığı eserler; zamanla, yaşla, mekanla sınırlandırılamaz. Her dönemdekendi gereğini yaparlar.

Samed Behrengi, iyi bir öğretmen olarak, çocuk dilini çok iyi bilirdi. Çevresinde tanık olduğu olayları, köylerde ve sokaklarda konuşulan dille anlatırdı. Bu dilin -kendisinin de birkaç yerde ifade ettiği gibi- okuyucusu, köylerde ve şehirlerde her zaman ayak altında hırpalanan ailelerin çocuklarıdır. Bu samimiyet ve sokak dili sayesindedir ki Behrengi bu çocuklarla ilişki kurabilmiştir.

Behrengi ve eserlerine dair söylenecek son söz onların ölmez, yıpranmaz, bitmez oluşlarıdır. Bu eserler, yeniden okundukları her yaşta, her dönemde başka katkılarda bulunmaya devam edecekler. Onların etkisi; yaşla, cinsiyetle, ırkla, inançla sınırlandırılamaz; çünkü merkezlerinde insan ve insanlık durmaktadır.

Şifa Mahalli – Golam Hossein Sa’edi

Gholam-Hossein Sa'edi, Şifa Mahalli, Çeviri, Duvar dergisi, sayı:22, 2015

Mond nehrinin suları kabarıp her yeri kaplamış. Nehrin suları daha önce bir insanın göğsü hizasına kadar yükselmemişken, şimdi develerin de devlete ait araçların da boyunu aşıyor. Gemiler kıyıya demirlenmiş, kimse suya girmeye cesaret edemiyor. Mond bazen öyle coşuyor ki sanki bir dağı koparıp sürüklüyor; bazen de öyle yavaş akıyor ki sanki pusuya yatarak kendisine yaklaşma cesaretini göstermiş bir serseriye haddini bildirmeye hazırlanıyor. Ne oldu da sular bu kadar kabardı kimse bilmiyor! Tam üç aydır bunca su pek acayip doğrusu! Nereden geliyor bu su? Yukarıdaki kavrulmuş tepelerden ve kuru dağlardan mı yoksa güneşin yakıp kavurduğu vadilerden mi? Denizin ortasına bir tünel mi kazılmış ki sular böylesine coşup dalgalanıyor?

Göçebeler daha gerilere doğru gitmişler, nehrin her iki yakasına da haber ulaşmış; her iki taraf da sahile gelip ölüm tehlikesi bayrağı asmışlar. Suyun azgınlığından hiç korkusu olmayan cesur kamyonlar, daha nehrin kıyısına varmadan duyulan vahşi mırıltılardan öylesine korkmuşlar ki motorlarını stop edip nehrin nârâlarını dinliyorlar. Geldikleri yolu geri gidecekler. Kara bulutlar tepelerin üstünde toplanmış, kökleri denizin ortasına dek uzanmış. Bu kökler ne yapıyorlar? Bunlar değil mi denizin suyunu Mond’a boşaltanlar?

İki yaka da birbirinden habersiz, endişeli ve meraklı! Çok sayıda yolcu ve tüccar, kahvelerde, köylerde, yerleşim dışındaki yollarda bulunan türbelerde konaklamak zorunda kalmış. Herkes memleketine dönebilmek için umutla suyun inadından vazgeçip yatıştığı haberini bekliyor.

Nehrin kenarından Deyr limanı birkaç saat uzaklıkta. Kaf birkaç günde bir Gaffar’ın yolcu taşıma kamyonetiyle nehrin kenarına geliyor. Birkaç saat bekliyor. Köpüklü ve heybetli dalgaları seyrederken umutsuzluğa kapılarak geri dönüyor. Yine bunalıma girerek kederle denizin kıyısında yürüyor da yürüyor, vakit öldürüyor.

Kaf bir yabancı Dil Araştırma Kurumun’da memur. Birkaç ay eğitim gördükten sonra bu bölgeye gelmiş ve Kurum’a götürdüğü her kelime için belli bir ücret ödüyorlar kendisine. Fakat şimdi geri dönemiyor. Mond’un suları yükselmiş, planları alt üst olmuş. Esaret altında kalmış yahut da sürgün düşmüş gibi bir hali var. Kendisini kurtaracak ve özgürlüğüne kavuşturacak bir mucize bekliyor.

Balıkçılar her gün bu duruma aldırış etmeden denize açılıyor, ağ atıyor, balık çekiyor, sahile dönüyorlar; onu görüyorlar. Dünyayla ilişkisini kesmiş bir köşede oturuyor. Bazen de bir gölgeye sığınmış, huzursuz. Sanki kimse onu teselli edemezmiş gibi görünüyor, kimseyle konuşmuyor; kimseye karışıp kaynaşmıyor. Sanki hiçbir şey görmüyor. Suyun öte yanında ne var ki onu bu kadar endişelendiriyor, hep onu bekliyor? İşinden mi olacak? Öte yanda kalmış bir kıymetlisi mi var ki kafasını bunca meşgul ediyor?

Gün doğmadan deniz kıyısına gidiyor ve kendisi de biliyor ki denizi görmek için gitmiyor. Kederlenmek, hayal kurmak ve yürümek için sessiz sakin bir yer arıyor. Deniz durmaksızın değişiyor, her saat başka bir renge bürünerek binbir renk sergiliyor. Daha önce hiç duyulmamış nağmeler yaratıyor. Bazen sevecen, bazen sert; kimi zaman barışçıl, kimi zaman düşmanca…

Öğlen olduğunda Kaf, kerpiçten evlerin arasından geçip küçük hava alanına giderek kumaştan yapılmış rüzgâr yön göstergesi silindirinin altında duruyor, gökyüzüne bakıyor ve bekliyor. Küçük posta uçağı geliyor ve bir evin üstünde dolaşıyor. Mahallenin postacısı motorla havalimanına gelip bekliyor. Posta uçağı denizin üstünden gelip yere konuyor ve yanı başlarında duruyor. Yaşlı posta pilotu, uçaktan inip lalettayin selam veriyor. Mahallenin postacısı motorunun arkasından posta çuvallarını alıyor. Postaları karşılıklı değiştiriyorlar. İhtiyar postacı Kaf’a gülümsüyor ve soruyor:

  • - Nasılsın şefim?
  • - Eh, fena sayılmam. Eee diğer tarafta ne var ne yok?
  • - Bir haber yok.
  • - Ne demek bir haber yok?
  • - Yok, nasıl bir haber olsun istersin?
  • - Söyle bakalım, sen gelirken Mond’un suları alçalmamış mıydı?
  • - Geçen haftakinden çok farklı değildi.
  • - Sen şöyle üstünden mi geçiyorsun, yoksa dolaşıp da yukarılardan mı geliyorsun?
  • - Nasıl yani?
  • - Yani suyun doğuş yerini görüyor musun ki azalıp çoğaldığını fark edebilesin?
  • - Yok, ben doğuş yerinden geçmiyorum.
  • - Bir gün oradan gelsene.
  • - Ne yani, suyun alçalıp alçalmadığını görmek için yüzlerce kilometre öteden mi uçayım?
  • - Biliyorsun ki üç aydan fazladır buradayım ve geri dönemiyorum.
  • - Sen muhtemelen iş icabı buradasın. Senin için ne fark eder ki? Ne kadar çok kalırsan maaşın da o kadar artacak!
  • - Benim işim senin sandığın gibi değil, ücret mukabili bir işim yok.
  • - Peki, nasıl bir işin var?
  • - Ben buraya kelime toplamak için geldim.
  • - Ne toplamak için?
  • - Yerel kelimeleri.
  • - Ne diye topluyorsun ki onları?
  • - Bunlarla ilgilenen birilerine lazım.
  • - Onlar ne yapacak bu kelimeleri?
  • - Toplayıp kitap yazacaklar.
  • - Eee?
  • - Buraya geldim ve mahsur kaldım. Deniz yoluyla gitmek için araç yok. Kör olası Mond’un suları da kabarmış, geçmek mümkün değil.
  • - Sabret, dayan. Hep böyle kalacak değil ya, birkaç ay sonra sular çekilecek.
  • - Birkaç ay sonra mı? O vakte kadar ben ruhumu teslim etmiş olurum!
  • - Yapacak bir şey yok, beklemek zorundasın.
  • - Acaba sen bir şey yapamaz mısın?
  • - Ne yapabilirim?
  • - Beni buradan götüremez misin?
  • - Götüreyim ama nereye?
  • - Nereye olursa olsun, yeter ki Mond’un diğer tarafında olsun. Kendime araç bulurum sonra.
  • - Uçakla mı götüreyim seni?
  • - Evet, ne tutarsa veririm.
  • - Olmaz şefim, mümkün değil. Bu uçak yolcu taşımak için değil. Buraya bir pilot sığar, birkaç da posta çuvalı.
  • - Peki, ben ne yapayım?
  • - Sabret.
  • - Sabır mı? Yapamıyorum.
  • - Alışırsın.
  • - Nasıl alışırım? Kaç aydır gurbet ellerde kimsesiz kalmışım, ne yapayım? Nasıl alışayım?
  • - Çoluğun çocuğun mu var?
  • - Yok.
  • - Ee, o zaman kimin için gitmek istiyorsun?
  • - Kendi memleketime gideceğim, burada çok zorlanıyorum anlıyor musun?
  • - Memleketinde çok mu mutluydun?
  • - Yok, orada da mutlu değildim; mutlu olsam şimdi burada olmazdım.
  • - O halde niye bu kadar acele ediyorsun?
  • - Gerginim. Huzurum, rahatım kalmadı.
  • - Neden? Paran mı bitti?
  • - Bitmedi de bitmek üzere.
  • - Burada paranın önemi yok. Denize git, hayatını kazan. Hatta çalışmak istemezsen de buradakiler sana yardımcı olurlar.
  • - Yardım? Bunlar mı yardım edecekler? Ben aylak ve asalak bir adam mıyım ki! Bir ömür dirsek çürüttüm ve…
  • - Evet, hal ve tavrından eğitimli biri olduğun belli. Ama eğitim, bilgi buralarda işe yaramaz.
  • - Bana yardımcı ol!
  • - Nasıl?
  • - Beni de yanında götür.
  • - Olmaz şefim, ikimiz de düşüp tahtalıköyü mü boylayalım?
  • - Bir daha ne zaman geleceksin?
  • - Bir hafta sonra.
  • - Kuruma söyle sana büyük bir uçak versin. Biliyorsun ki yalnız ve gariban bir insana yardımcı olmak küçük bir şey sayılmaz.
  • - Biliyorum şefim ama keşke elimden gelse.
  • - Sen gittiğinde müdürüne bir sor bakalım.
  • - Tamam, soracağım ama sen de söylediklerimi aklında tut. Burası çok da kötü bir yer değil. Şefkatli ve iyi bir denizi var. Hem bu kadar insan nasıl yaşıyor burada?
  • - İyi de onlarla benim aramda fark var.
  • - Fark mı? Ne farkın var onlardan?
  • - Ben böyle bir hayata alışkın değilim.
  • - Alışkanlık mı? Ne söylediğini hiç anlayamıyorum doğrusu! Diğer bölgeye gitmem lazım mektubun yok mu!
  • - Var tabii, olmaz olur mu? Ama sen hiçbir zaman cevap getirmiyorsun.

Yaşlı postacı mektubu alıyor, uçağa biniyor. Uçak yerinde kımıldanıp beyaz bir duman çıkarıyor dışarı ve sonra motorun yumuşak sesi artıyor, sertleşiyor. Tekerler hareket etmeye başlıyor ve uçak dönüyor, yavaş yavaş uzaklaşıyor. Yine duruyor, hızlı hızlı kuyruğunu kımıldatıyor, sonra uçup mutlulukla yükseliyor. Bölgenin üstünde bir tur atıyor, ardından gökyüzüyle denizin arasında kayboluyor. O bölgenin postacısı, Kaf’a

  • - Hava sıcak şefim, dönelim, diyor.

Ve Kaf’ı motorun arkasına oturtuyor.Köye doğru hareket ediyorlar, postanenin önüne geliyorlar. Postacı:

  • - Şefim eve gidelim, çay hazır.
  • - Teşekkür ederim, ben çay içmiyorum.
  • - Hasır gölgeliğin altına uzan, dinlen.
  • - Yok, Gaffar’a uğrayayım da Mond’un kıyısına gidip bir bakalım durum nedir?
  • - Şimdi sırası değil şefim.
  • - Belki de sırasıdır…

Gaffar’ın eşi kapıyı açıyor:

  • - Gaffar, Kaptan Manolo’yla denize gitti. Mond’un suyu da hiç alçalmamış.
  • - Eğer evdeyse söyle gelsin, daha çok para veririm. Niye benden kaçıyor?
2

Mond alçalmıyor. Alçalıp yükselmesi iyice düzensizleşiyor. Tıpkı bir deniz gibi yükselip alçalıyor, sesi binlerce kilometre öteden duyuluyor. Hiçbir şeye yaramayan, yalnızca korku yaratan sesiyle acı nehir…

Kahrolası köy, tehlike altında. Geceleri su evlere kadar yaklaşıyor. Halk varını yoğunu toplayıp tepeye çıkmış bekliyor. Ertesi gün su alçalınca geri gelip evlerinin kapı, pencerelerini söküp onları da tepeye çıkarıyorlar.

Kötü haberler: Postacı iki haftadır ortalarda yok. Bırakın uçak sesini, bir sinek sesi bile duyulmuyor. Kaf, tam iki haftadır ya havalimanının rüzgâr yön göstergesinin silindiri altında ya da deniz kenarında yürümekte. Hiçbir şey onu sakinleştiremiyor. Herkes göz ucuyla onun ıstırap çekişini izliyor. Kaptan Manolo, postacı, Gaffar ve balıkçılar nöbetleşe onun peşinden gidiyorlar. Kaptan Manolo yüksek sesle selam veriyor:

  • - Selamun Aleyküm! Şefim, yoksa bizden bir kötülük mü gördün ki yanımıza gelmiyorsun?
  • - Sizden iyilik dışında bir şey görmedim kaptan.
  • - O zaman niçin halimizi hatırımızı sormuyorsun, evimize gelmiyorsun?
  • - Hiç iyi değilim, kaygılıyım.
  • - Neden? Allah göstermesin kötü bir haber mi var?
  • - Yok, gerginim. Diğer tarafa geçmek istiyorum, Mond geçit vermiyor.
  • - Sabret şefim, biz onu iyi tanıyoruz. Er ya da geç bu çılgınlıktan vazgeçip sakinleşecek.
  • - Bunaldım.
  • - Bir gün gel de denize açılalım. Sen de hiçbir şeyden hoşlanmıyorsun!
  • - Yapamıyorum kaptan!
  • - Seni toprak tutmuş. Deniz kenarında yaşayıp da denize küsmüş herkes senin durumuna düşer. Sonuçta biz deniz adamıyız, bunları iyi biliriz. Denize açılırsan bunların hepsi geçer. Bu kötümserlikten uzaklaşırsın.
  • - Kaptan, ben kötümser değilim. Toprak beni tutmadı. Ben sadece geri dönmek istiyorum, olmuyor. Sürekli içim içimi yiyor.
  • - Bir gün olsun dediğimi yap. Yarın bizimle denize gel!
3

Kaf, yelkenliye oturmuş, adamlar kürek çekiyorlar. Kör bir adam şarkı söylüyor. Şarkı da değil, bir şiirin başını gözünü yarıyor. Okuduğu her dizenin arasında da kürek çekenler “hey” diyorlar ve küreklerine daha çok sarılıyorlar. Balık ağı denizin ortasında. Diri, taze bir güneş yukarı doğru yükseliyor. Kaptan Manolo dümeni çeviriyor, sonra diğerlerine ağı çekmelerini işaret ediyor. Ne renkli ve garip dünya. Bu ne müjde!

4

Birkaç gündür Kaf, kaptanla denize açılıp balık tutuyor. İlk iki gün sadece bakıyor. Üçüncü gün kaptan ona ağır bir olta hediye ediyor ve onu denize nasıl atacağını gösteriyor.

Kaf ilk seferinde isteksizce oltayı dalgalara savuruyor. Sonra hızlı hızlı çekiyor. Kanca denizden boş çıkıyor. Kancayı yeniden, öncekinden daha sertçe atıyor denize, sonra yine oltanın ipini hızlı hızlı tekneye çekiyor. İpi toplarken kanca sudan çıkıyor, kancanın ucunda güzel bir Şirmahi beliriyor. Balık kıpır kıpır oynuyor, kendini kancadan kurtarmaya uğraşıyor; ama yapamıyor. Balıkçılardan ikisi yardıma geliyor ve Şirmahi’yi alıp teknenin içine atıyorlar. O günün en büyük balığını Kaf yakalıyor. Herkes ona sevgi ve övgü dolu bakışlarla bakıyor.

Kaptan Manolo:

  • - Ne kadar şanslı olduğunu görüyor musun şefim!

Kaf gülüyor. Dolu tekneyle sahile dönüyorlar. Herkes yorgun, terli terli suya atlıyor. Sadece kaptan, Kaf ve avlanmış balıklar kalıyor teknede. Balıkçılar tekneyi sahile doğru çekiyorlar. Kaf onları izleyerek işlerini ne kadar severek yaptıklarını görüyor. Manolo soruyor:

  • - Denizi beğendin mi şefim?
  • - İyiydi, doğrusu muhteşemdi!
  • - Artık için sıkılmıyor değil mi?
  • - Yok, iyiyim. Daha iyiyim. Denizin üstünde zaman çok çabuk geçiyor.
  • - Yine gelmek ister misin?
  • - Evet, çok iyi olur.
  • - Sana iyi gelecek demiştim! Denizin özelliği bu!
  • - Bilmiyordum ben.

Manolo ve Kaf yan yana yürüyerek ilerliyorlar ve postacıyla karşılaşıyorlar. Postacı, eski çantasıyla gümrük binasının merdivenlerinde oturuyor. Kaf, postacıya doğru gidip soruyor:

  • - Uçak geldi mi?
  • - Hayır, gelmedi.
  • - Diğer taraftan yeni bir haber var mı?
  • - Yok, uçak gelmezse nasıl haberimiz olsun ki?
  • - Çantanı neden getirdin?
  • - Çantam hep yanımdadır benim.
  • - Mond’dan ne haber?
  • - Her zamanki gibi çıldırmış vaziyette. Kahrolası köyü sürükleyip götürmüş.
  • - Benim gitmek istediğim köyü mü?
  • - Evet, orayı.
  • - Ölen var mı peki?
  • - Yok. Millet tepelere göçüp gitmiş. Dün öğlen, suyun alıp götürdüğü büyük bir kamyonun parçaları görülmüş.
  • - Nereden sürükleyip getirmiş?
  • - Kimsenin haberi yok! Devletin kamyonlarındanmış.
  • - İster misin Mond’un suları o kadar yükselsin ki her yer sular altında kalsın! Ve bir de duyalım ki su arşı âlâya kadar ulaşmış olsun!
  • - Yok, o kadar da değil.
  • - Devlet, kahrolasıcalara yardım etmek istemiyor mu?
  • - Burada herkes kendi başının çaresine bakar.

Manolo güler. Kaf, postacıyla vedalaşır, birlikte kaptanın evine giderler. Kaptan ona sade bir balıkçı kıyafeti, olta, kanca ve misina verir.

  • - Bunları giy ve deniz işini ciddiye al. Mond’un suyu alçalana kadar dayan.
  • - Senin dediğin gibi yapacağım kaptan.
  • - Yarından itibaren tam bir balıkçı gibi tekneye geliyorsun ve tam bir balıkçı gibi kendi payını alıyorsun ona göre!
5

Vahşi Mond, yorulmuş ve bunalmış halde düşüp kalıyor. Önce devlete ait büyük bir kamyon, suyu geçip bu tarafa geliyor.Yolcular sevinerek ölüm tehlikesi bayraklarını topluyorlar. Köylerin, kahvehanelerin ve türbelerin hepsine haber ulaşıyor. Mond’un iki tarafına büyük bir kalabalık toplanıyor. Arabaların hazırlıkları tamamlanıyor, motora su girmesin diye önleri naylonlarla kaplanıyor ve bütün arabalar suya dalıyor. Nasıl da cesurca ve güvenle giriyorlar suya. Geride kalmış çaresizlik, güce dönüşmüş; kendisini sevinçle dışa vuruyor. Özgüvenle yol alıyorlar. Sanki bu çılgını onlar yola getirmişler gibi. Su çok büyük ve garip taşlar sürükleyip getirmiş. Her yer bu taşlarla dolu. Kimisi insan kafasına, kimisi ham meyvelere benziyor. Hepsi rengarenk, yuvarlak ve ağır.

Tepelerin üstündeki koyu renkli bulutlar kaybolmuş. Yaşlı postacı külüstür uçağıyla görünüyor. Mond’un üstüne ulaştıktan sonra alçalmaya başlıyor ve böbürlenerek sudan karşıya geçmekte olan arabaları görüp seviniyor. Suyun bu tarafında esir kalmış gence, gecikmesi nedeniyle birikmiş çok sayıda mektubun yanı sıra bunun da ikinci bir müjde olacağını düşünüyor. Bunca mektubu görse ve suların alçaldığı haberini duysa kim bilir ne yapar!

Uçak küçük limanın üstünde uçmaya başlıyor, bir balıkçı teknesi köyden uzaklaşıp ufuk çizgisine yaklaşmış. Uçak daha da alçalıyor, postanenin üzerinde bir tur atıyor. Bölgenin postacısının aceleyle motoruna atladığını görüyor pilot. Artık uçak piste iniş yapmıştır, rüzgar yön göstergesi her zamanki istikameti göstermektedir, yani kuzey rüzgarı onu denize doğru döndürmüştür; ama o adam rüzgar yön göstergesinin altında değildir. Ne olmuş olabilir? Başına bir iş gelmiş olmasın?! Haberi duyup yola çıkmış olabilir mi? Yazık oldu bu kadar mektuba, keşke dün gelmiş olsaydım, mektupları ona ulaştırabilirdim.

Yavaş yavaş ilerler, frene basar, bölge postacısı motorla gelmiş beklemektedir.

  • - Selamın aleyküm, o genç ne oldu, geri mi döndü?
  • - Yok geri dönmedi. Sen kaç haftadır neredesin?

Yaşlı postacı eliyle uçağı gösterir:

  • - Bozulmuştu. Eee gitmediyse niçin burada değil?
  • - Denize gitti.
  • - Ah zavallı çocuk, umudunu kesmiş. Ona ne güzel haberler getirdiğimi bilseydi!
  • - Nasıl haberler?
  • - Mond’un suları alçalmış, arabalar rahatça geçiyor.
  • - Evet duyduk, Gaffar da yola çıktı.
  • - Peki o genç neden gitmedi?
  • - Kaptan Manolo’yla çalışıyor, balıkçılığa başladı, balık tutuyor.
  • - Nasıl yani, yoksa dönmek istemiyor mu artık?
  • - İstemiyor gibi, işini oldukça ciddiye aldı. Görsen tanıyamazsın, yerel kıyafetler giyiyor, saç sakal birbirine karışmış vaziyette.
  • - Epey mektup getirmiştim ona.
  • - Bana ver, ben ulaştırırım.

Posta çuvallarını değişiyorlar, yaşlı postacı uçağın dikdörtgen kapısını kapatıyor ve uçak yükseliyor, denizin üstüne doğru gidiyor. Balıkçı teknesi ufuk çizgisindedir, uçak tekneye yaklaşıyor, yaklaşıyor. Teknedekiler işlerini bırakıp ona el sallıyorlar, biri elindeki bez parçasını başının üstüne kaldırıp uçağa doğru sallıyor. Yaşlı postacı gülüyor, “çok şükür” diyor. Manolo ve Kaf balıkları tekneden dışarı boşaltıyorlar. Postacı yaklaşıp sesleniyor:

  • - Bak, ne kadar çok mektup gelmiş sana!

Kaf, işini yapmaya devam ederek:

  • - Şimdi işim var, sende dursun, akşam geldiğinde alırım, diyor.

İhtiyar balıkçılar gelip boş sepetlerini balıkla doldursunlar ve sahile götürsünler diye balıkla dolu sepeti kaldırıp teknenin küpeştesine koyuyor.



ÇEVİREN: FARHAD EİVAZİ

Söyleşi – Nahed Sereşki

Nahed Sirişki, Söyleşi, Duvar dergisi, sayı:21, 2015

Nahed hanım kendinizi nasıl tanıtırsınız? Nahed Sereşki kimdir?

Zorluklar denizinde dalgalarla boğuşuyorum ve bir an olsun dönüp arkama bakmıyorum, sadece ilerlemek istiyorum. Ve bu ilerleme, düşmesi imkânsız bir kaleyi ele geçirmek için de değil. Rüyalarımda peşine düştüğüm mavi denizin dinginliğine ulaşmak için bütün çabam. Bazen de ekmek parası kazanma kaygısı nedeniyle hedeflerimi erteliyorum, elim ayağım kesikler içinde kalıyor o zaman, bu kaygıya düşmüş olmak yüzümü kızartıyor ama bu aynı zamanda benim cesaretimi arttırıyor.

Resim yaparak, şiir ve öykü yazarak ne yapmaya çalışıyorsunuz aslında?

Güzel bir soru. Resim ile şiir arasında organik bir bağ var. Resim, bu makinalaşmış zamanda ruhumun ölmesini engelliyor. Şunu kesinlikle söylemeliyim ki sanat ruhun gıdasıdır ve ruh beslenirken kötülükleri, iyilikleri, güzellikleri, zamanı, mekanı her şeyi yarın için kayıt altına alıyor. Sanat aslında gelecekte tanımlanacak.

Sanat insani bir faaliyettir. Sanatçı, bilinçli bir şekilde, dış dünyadaki göstergeleri kullanarak kendi duygularını, düşüncelerini diğer insanlara ulaştırır. Ve insanları bununla etkilemeye çalışır. Ben hiçbir zaman söz ustası olmadım, gerektiği gibi konuşamadım, bunda içinde yaşadığım koşulların da etkisi oldu. İzninizle şimdi, her zaman yaptığım gibi burada da rahat konuşacağım. Renkler ve çizgiler aracılığıyla içtenlikli kelimelerin, şekillerin, renklerin, sözlere dönüşen duyguların yardımıyla, etrafımdaki, sıkıntılar içinde olduğu halde yine de birbirlerine gülümseyen insanların hayatını anlatıyorum.

Sanatın sınırsız bir potansiyeli vardır. Bu sınırsızlıktan bana düşen çığlık atmaktır. Sanatın güzelliğe ve kendine taahhütleri dışında yüksek bir hedefi de vardır. Sanat; aşkı, özgürlüğü, birtakım insani, toplumsal ve hatta siyasi kavramları yeniden tanımlamak zorundadır. Bunu sanat, sanatçıdan talep eder. Sorunların, sıkıntıların aşırı şekilde çoğaldığı bir toplumda sanatın sadece sanata dalması yanlış yola sapmak ve bencilliktir kanımca. Bazen boyalarımızı alıp hilelerin savaşına gidiyoruz ve bazen kelimelerin kucağında bayılıyoruz. Ben bir kadınım, dünyanın annesiyim, Tanrının sevgilisi ve aşk tohumunu yeryüzüne ekenim. Ben dans etmezsem dünya sevinemez. Kendi ülkemde mahsur ve mahzunum. Yazıyorum ve resim yapıyorum şu an, yine resim yapıyorum, rüyalarımda beni öldürmek için plan yapan saatler için. Ve bu sonsuz med ceziri arkamda bırakıyorum, tarih dışında kimse bunu anlamayacaktır.

Sanat toplumda neyi değiştirir?

Sanatın doğasında değiştirmeye dair bir hedef yoktur. Sanat bağımsız bir kimlik olarak kendi yolunda ilerler ve etrafındakiler onu örnek alırlar. Sanat, sanatçının içinde bir devrim yaratır.

İran’da değil de başka bir ülkede yaşasaydınız neyle uğraşırdınız, ne yapardınız?

Bazen coğrafi şartlar belirleyicidir ve kararları onlar verir. Ama bana öyle geliyor ki ben dünyanın neresinde yaşamış olursam olayım renkler beni bırakmazdı. Sanat içten gelen bir olgudur ve sanatçı o içten gelen olgunun tutsağıdır. İnsan nerede olursa olsun âşık olur. İnsanı nihilistlikten de akla tâbi olmaktan da kurtaran sanattır.

Şu an bugünkü koşullarda İran’da yaşamanızın üzerinizde nasıl bir etkisi var?

Sanıyorum ki kendi ülkemde toplumda sıkıntı içindeki kadınlarla yan yanayım ama hep arzu ettiğim bir şey var: Görkemli bir geçmişi olan bu ülkede günün birinde cehaletten, taassuptan ve kadınları tahkir etmekten uzak bir hayat yaşamak mümkün olsun!

Söylemeyemediğiniz ne var ki onları resimle ya da yazıyla aktarma yoluna gidiyorsunuz?

Söylenmesi gereken çok şey var. Düşünce üzerinde baskının olduğu bir yerde yaşıyoruz, mantıktan çok uzak düştük. Akıldan, mantıktan uzak düşmek hayatımızın kaçınılmazı haline geldi. Bazen ağlıyorum insanların talihine, özgür yaratılan insan köle haline getirildi. Ben yine ağlayacağım ve tekrar tekrar ağlayacağım ülkemin gençliğini yaşamadan yaşlanmış kızları için, bir baltaya sap olamamış erkekleri için, yönetimsel cehalet altında varlığı silinmiş bir toplum için, ülkesinden ayrılmak zorunda kalıp gurbette yaşayan yurtdaşlarım için.

Sansürle yaratıcılık arasında sizce nasıl bir ilişki var?

Zerdüştîlikteki Ahura Mazda ve Ehrimen savaşı bu soru için iyi bir cevap olabilir. Sanat; ışığı karanlıkta tanımlar, karanlığı da ışıkta. Aşkı öfkede, umtsuzluğu umutta. Bizim hayatımızın sürrealist bölümü sanatsal bölümüdür. Hapiste yatan çok sevdiğimiz birini, sadece sanat aracılığıyla, görmeden bağrımıza basıyoruz. Veya âşık olduğumuz birinin hayaliyle sevişiyoruz. Sonuç olarak bana göre sansür soytarıdan başka bir şey değil; ortalıkta dolaşıp maskaralık yapıyor, sanatçının da sanatın da imajını zedelemeye çalışıyor. Ama günümüz teknolojisi ve imkânları sayesinde sanatçının çığlığı bir şekilde duyuluyor.

Söyleşi- Çeviri: Farhad Eivazi


Işıksız – Nahed Sereşki

Nahed Sirişki, Işıksız, Çeviri, Duvar dergisi, sayı:21, 2015

Bugün her zamankinden daha çok açmak istiyorum gözlerimi, tıpkı anne gözlerini açtığında benim o gözlerden dışarı fırladığım günkü kadar çok.

Ve perdeleri çekip çıkarmaya başladım, ne kadar da toz birikmiş üzerlerinde.

Öyle ki perdelerin esas renginin beyaz olduğu anlaşılmıyor. Perdeleri çekip çıkarırken gözüm karşıdaki eve takıldı. Ne kadar güzel bir yüzü vardı.

Üstünde dut yaprakları olan beyaz, keten bir gömlekle kımıldanıyordu.

Bir eli karnındaydı, diğer elinde buruşturulmuş bir gazete, camları siliyordu. Belli ki bir sandalyenin ya da bir sehpanın üzerindeydi. Camın ardından başıyla selam verdi. Ben de onun selamının ardından yüksek sayılabilecek bir sesle selamına karşılık verdim: Peki düşersen ne yapacaksın? dedim.

“Kendini düşünmüyorsan karnındakini düşün. Yoksa kimse…”

Sözümü bitirmeme fırsat vermedi. Dudaklarında yumuşak bir gülümsemeyle: Çarem yok, doğurmama bir şey kalmadı, dedi.

Perdeleri toplayıp bahçenin bir köşesine attım ki çöpçü geldiğinde alıp götürsün. Birden camın ardından bir çığlık….düşmüş olmasın, belki de başına bir şey geldi ve bebeğini kaybetti.

Biri ayağının altındaki sandalyeyi ya da sehpayı çekmiş olmasın.

Ben bunları düşünürken kapı çaldı, bir ayağım pencereye doğruydu diğer ayağım kapıya.

Kapıdaki kimdi acaba? Beni arayıp soracak kimsem yok ki.

Kesin Furuğ’dur, sürüne sürüne gelmiştir kapıya kadar ama hayır, duyduğum çığlık Furuğ’a ait olamazdı.

Yok yok…Furuğ oldukça güçlüydü, kesin Furuğ’du, ama o eziyet çekerek yürümeye alışıktır. Konuşmaya…

Kapıyı açınca baktım şemsiyeli bir adam. Yağmur damlaları kırmızı şemsiyenin üstünde öyle güzel görünüyorlardı ki bir kap getirip onları toplamak geçti içimden.

Adam iç cebinden bir mektup çıkardı.

Mektubu görünce kimden olabilir acaba diye düşündüm? Kimseden mektup beklemiyordum. Belli ki yurt içinden değildi.

Ben mektubun kimden, hangi dostumdan olabileceğini düşündüğüm sırada öncekinden daha yüksek bir çığlık duyuldu. Bahçeye koşayım derken ayağım basamaktan kayıp boşluğa geldi, düştüm. Bayıldım.

Gözümü açtım ki bir arabadayım, şoför de o şemsiyeli adam. Furuğ da hemen yanımda acıyla kıvranıyordu. İnkılap bulvarında trafik çok sıkışıktı.

Arabalar dipdibeydi…


Şoför hiç dinlemiyordu sanki ne olacağını tahmin ediyordu.

Furuğ’un yüzünden gözünden ter akıyordu. Ve trafik ışığı takılıp kaldı. Furuğ’u kaybediyorduk. O anda bir adam arabanın camına vurdu. Elimi cebime attım, bir yüz tümenlik vardı, aldım. Camı aşağı indirdim ve yüzlüğü ona verdim. Ve kendi kendime kısa günün kârı dedim. Şimdi evine doğru gider. Ama gitmedi. Diğer arabaların peşine düştü. Sanki geçiş ücreti alanlar gibi, şaşılacak şeydi benim için. Kırmızı ışık bu kadar uzun süre yanmamalı.

Kafamda bir ışık yandı. Keşke evden fotoğraf makinasını ve çiçek sulama kabını getirseydim, güzel bir fotoğraf olurdu. Ve cama vuran adam, her arabadan geçiş ücreti almak yerine trafik lambalarına su verseydi de çabucak yeşil yansaydı ve ben de fotoğrafını çekseydim.

Kırmızı şemsiyeli şoför bir caddeye girdi, bizi İran Mehr hastanesine götürmek yerine neresi olduğu belli olmayan bir yere götürdü. O zaman dikkatimi bir adam çekti, trafik ışıklarında durmuştu, yüzünde çok sıradışı bir bakış, ellerini trafik lambasının düğmesine doğru uzatmıştı; gözü caddenin ortasında duran adamın boynundaki siyah düdüğe takılı kalmıştı.

ÇEVİRİ: FARHAD EİVAZİ