Işıksız – Nahed Sereşki

Nahed Sirişki, Işıksız, Çeviri, Duvar dergisi, sayı:21, 2015

Bugün her zamankinden daha çok açmak istiyorum gözlerimi, tıpkı anne gözlerini açtığında benim o gözlerden dışarı fırladığım günkü kadar çok.

Ve perdeleri çekip çıkarmaya başladım, ne kadar da toz birikmiş üzerlerinde.

Öyle ki perdelerin esas renginin beyaz olduğu anlaşılmıyor. Perdeleri çekip çıkarırken gözüm karşıdaki eve takıldı. Ne kadar güzel bir yüzü vardı.

Üstünde dut yaprakları olan beyaz, keten bir gömlekle kımıldanıyordu.

Bir eli karnındaydı, diğer elinde buruşturulmuş bir gazete, camları siliyordu. Belli ki bir sandalyenin ya da bir sehpanın üzerindeydi. Camın ardından başıyla selam verdi. Ben de onun selamının ardından yüksek sayılabilecek bir sesle selamına karşılık verdim: Peki düşersen ne yapacaksın? dedim.

“Kendini düşünmüyorsan karnındakini düşün. Yoksa kimse…”

Sözümü bitirmeme fırsat vermedi. Dudaklarında yumuşak bir gülümsemeyle: Çarem yok, doğurmama bir şey kalmadı, dedi.

Perdeleri toplayıp bahçenin bir köşesine attım ki çöpçü geldiğinde alıp götürsün. Birden camın ardından bir çığlık….düşmüş olmasın, belki de başına bir şey geldi ve bebeğini kaybetti.

Biri ayağının altındaki sandalyeyi ya da sehpayı çekmiş olmasın.

Ben bunları düşünürken kapı çaldı, bir ayağım pencereye doğruydu diğer ayağım kapıya.

Kapıdaki kimdi acaba? Beni arayıp soracak kimsem yok ki.

Kesin Furuğ’dur, sürüne sürüne gelmiştir kapıya kadar ama hayır, duyduğum çığlık Furuğ’a ait olamazdı.

Yok yok…Furuğ oldukça güçlüydü, kesin Furuğ’du, ama o eziyet çekerek yürümeye alışıktır. Konuşmaya…

Kapıyı açınca baktım şemsiyeli bir adam. Yağmur damlaları kırmızı şemsiyenin üstünde öyle güzel görünüyorlardı ki bir kap getirip onları toplamak geçti içimden.

Adam iç cebinden bir mektup çıkardı.

Mektubu görünce kimden olabilir acaba diye düşündüm? Kimseden mektup beklemiyordum. Belli ki yurt içinden değildi.

Ben mektubun kimden, hangi dostumdan olabileceğini düşündüğüm sırada öncekinden daha yüksek bir çığlık duyuldu. Bahçeye koşayım derken ayağım basamaktan kayıp boşluğa geldi, düştüm. Bayıldım.

Gözümü açtım ki bir arabadayım, şoför de o şemsiyeli adam. Furuğ da hemen yanımda acıyla kıvranıyordu. İnkılap bulvarında trafik çok sıkışıktı.

Arabalar dipdibeydi…


Şoför hiç dinlemiyordu sanki ne olacağını tahmin ediyordu.

Furuğ’un yüzünden gözünden ter akıyordu. Ve trafik ışığı takılıp kaldı. Furuğ’u kaybediyorduk. O anda bir adam arabanın camına vurdu. Elimi cebime attım, bir yüz tümenlik vardı, aldım. Camı aşağı indirdim ve yüzlüğü ona verdim. Ve kendi kendime kısa günün kârı dedim. Şimdi evine doğru gider. Ama gitmedi. Diğer arabaların peşine düştü. Sanki geçiş ücreti alanlar gibi, şaşılacak şeydi benim için. Kırmızı ışık bu kadar uzun süre yanmamalı.

Kafamda bir ışık yandı. Keşke evden fotoğraf makinasını ve çiçek sulama kabını getirseydim, güzel bir fotoğraf olurdu. Ve cama vuran adam, her arabadan geçiş ücreti almak yerine trafik lambalarına su verseydi de çabucak yeşil yansaydı ve ben de fotoğrafını çekseydim.

Kırmızı şemsiyeli şoför bir caddeye girdi, bizi İran Mehr hastanesine götürmek yerine neresi olduğu belli olmayan bir yere götürdü. O zaman dikkatimi bir adam çekti, trafik ışıklarında durmuştu, yüzünde çok sıradışı bir bakış, ellerini trafik lambasının düğmesine doğru uzatmıştı; gözü caddenin ortasında duran adamın boynundaki siyah düdüğe takılı kalmıştı.

ÇEVİRİ: FARHAD EİVAZİ


You Might Also Like