Türbe Demirlerine Adak Diye Bağlanan – Emir Hasen Çehilten

Emir Hasen Çehilten,Türbe Duvarına Adak Diye Bağlanan, Çeviri, Duvar dergisi, sayı:24, 2016

Yazarın aynı adlı eserinden alınan bu öykü tıpkı kitaptaki diğer öyküler gibi bir çocuğun ağzından, çocuğun kendisiyle konuşmaları gibi anlatılmaktadır. Bu nedenle zamanda ve zaman kiplerinde bazı karmaşıklar göze çarpmaktadır. Yazar bu zamansal belirsizlikleri ve karışıklıkları bilerek yapmakta böylece anlatının çocuk imgelemindeki yapısını olduğu gibi yansıtmayı amaçlamaktadır.

Anne:

“İki kardeştiler, birlikte Allah’ın yanına gittiler. Biri başını Allah’ın dizine koyup uyudu, diğeri de…” dedi.

Anneanne ağlamaya başlıyordu ve:

“Bu kızın sonunu hayra çevir Allah’ım” diyordu. İsmet teyze günde birkaç kez damın merdivenlerinden yukarı çıkıp ezan okuyordu. Mahmut dayı bir gece geldi ve ısrarla:

“Tımarhaneye götürmeniz lazım bunu” dedi.

Baba, “Orada eziyet eder, öldürürler bunu” diyordu. Anne:

“Şeyh Şuayb’in duaları da hiçbir işe yaramadı” dedi. Tuba teyze Hazreti Ebulfazl’a teyzem iyileşirse kesmek üzere bir koyun adak adamıştı. İsmet teyze bir haftadır poposunu açmıyordu artık. Anne:

“Yavaş yavaş iyileşiyor galiba Allah’ın izniyle, gidip koyun almamız lazım” diyordu. Sakine teyze:

“Keşke koyunun elleri ayakları beyaz olsa da kına koysak” diyordu. Sanırım koyunu Ramazan’dan alacaklardı. Ramazan’ın çok koyunu vardı.

İsmet halanın Hazreti Masume’nin türbesine götürülmesi kararlaştırılmıştı. Tuba teyzenin bağladığı dileklerin hiç faydası olmamıştı. Hala hep söyleniyordu:

“Ahir ömrümüzde bir delinin eline düşmediğimiz kalmıştı” Hala böyle dediğinde anneannenin gözpınarları coşuyordu.

İsmet teyzenin hastalandığından beri anneanne daha uzun namaz kılıyordu. Halacığımla anneanne namaza beraber başlıyorlardı ama halam namazı bitirirken anneannem secdeden yeni kalkıyor oluyordu. Ne yaparsak yapalım İsmet teyzem namaz kılmıyordu. Seyid Halil babama:

“Olsun, önemli değil, delinin bir sorumluluğu yoktur, ona günah olmaz” demişti. Babam gelip bunu söyleyince annem kızdı.

“Allah korusun, ona deli diyenin dili lal olsun. İsmet deli değil ki sadece bir az sinirleri bozuk” dedi. Herkes ismet teyzeye deli diyordu. Annemle anneannem onlara kızıyordu. Halam gidip gelip İsmet teyzeye deli diyordu. Annem öfkeleniyordu halama ama anneannem:

“Boşver, Allah onun müstehakını verecektir” diyordu. İsmet teyzenin durumu fenalaştığından beri anneannemin gözüne uyku girmez olmuştu. İsmet teyze de bir dakika yerinde durmuyordu, canı hep sokağa çıkmak istiyordu. Bir gün herkesi uyutup sokağa çıktı. Tam iki gün kayboldu. Sonunda Sabuncular camisinde bulduk onu. Ama o iki gün şehrin aramadık yerini bırakmadık, erkek akrabaların hepsi işini gücünü bıraktı onu aradı. Hatta İsmet teyzeyi görecek gözü olmayan halam bile. Ben İsmet teyzemin bir grup ezadaranın arasına karışıp kaybolduğunu ne kadar söyledimse de kimseyi inandıramadım kendime. Anneannem:

“ Allah beni kahretsin, o ezadaranlara dalıp gitmeyeydim İsmet şimdi yanıbaşımdaydı”diyor. Annem de “Yazısı buymuş onun, belki de bir şey olmamamıştır, şimdi bakarsınız kapı çalar geliverir”diyor. Kulaklarımla duydum, halacım Habip beyin eşine:

“Kurtulduk o delinin elinden” diyordu. Babam anneannemi teselli etmeye uğraşıyordu boyuna. Anneannem yatağa düştü, acıdan zayıflayıp iğne ipliğe döndü, resmen eriyordu. Benimse aklım annemin anlatmaya başladığı iki kardeşin hikayesinde kalmıştı, onun devamını dinlemek istiyordum.

Bazen İsmet teyzem oturup ağlıyordu. Saçlarını avuçlayıp deste deste yoluyordu.

“Gencecik çocuğum öldü” diyordu. Buz satan Yusuf’un oğlu genç yaşında ölünce İsmet teyzem başını yumruklamıştı. Sanki Yusuf’un eşini taklit ediyordu.

Anneannem namaz kılarken derinden ah çekip:

“Allah’ım kızıma şifa ver, senden İsmet’i istiyorum”diyordu. Durumu fenalaştıktan sonra saçları bir bir ağarmaya başlamıştı İsmet teyzenin, bir akşam saçlarına kına koyduk. Akşam anneanneyle hamama gitti, durup durup elini başına götürdü, parmaklarına bulaşan kınayı yaladı. Akik yüzüğünü de kaybetti. Büyük bir taşı vardı yüzüğünün. Ona yüzüğünü ne yaptığı sorulunca ağlamaya başlıyordu. Anneanne fal baktı yumurtayla, Habip beyin eşinin adı çıktı falda ama ona itibar etmediler, anneannenin fal bakarken temiz olmadığına hükmettiler.

İsmet teyze annemden bir yaş büyüktü, evlenmemişti zavallı, yaşlanmıştı. Anneannem:

“Onun bahtı evvelden de karaydı, Allah böyle takdir etti” diyordu. Doktor Şefi haftada bir bizim eve geliyor, İsmet teyzeyi muayene ediyordu:

“Bundan beteri de olabilirdi, gidip şükredin” diyordu. Anneannem altın kolyesini götürüp sattı. Doktor Şefi çok çok para alıyordu galiba. İsmet teyzenin durumu kötüleştikten sonra onu Hazreti Masume’nin türbesine götürdük. Habip beyin kuşlarından on yedi tanesini kaçırmıştı. Habip beyler bizim evden taşınmak istiyorlardı. Annem üzülüyor, İsmet teyze yüzünden odanın boş kalmasından korkuyordu. Habip beyin eşi yatıp kalkıp söyleniyordu, İsmet teyze ona yaklaştığında bağırıyordu. Bir gün İsmet teyzenin ayağına penseyle vurdu, İsmet teyze oturup ağladı. Habip beyin eşi telaşlandı, yaptığını inkar etti:

“Ben vurmadım, kendisi penseyi alıp ayağına vurdu” dedi. Ama ben gördüm o vurdu teyzemin ayağına, inşallah bileği kırılır. Habip beyle eşi anneannemin dediği gibi Allah’ın namazını kılmıyorlardı. Sabah herkes namaz için uyanırken onlar bir uykudan diğerine geçiyorlardı. Habip bey insanların selamına zorla cevap veriyordu. İki altın dişi vardı Habip beyin ve sağ eli parmağının ucundan omuzuna kadar dövmelerle doluydu. Bir defa gördüm, eşiyle birlikte soyunmuşlardı, güreşiyorlardı. Habip bey çok güçlüydü, İsmet teyze durumu fenalaştıktan sonra ondan korkar olmuştu. Habip bey bazen eşinin poposuna vuruyordu o da dönüp kıkır kıkır gülüyordu, şırfıntının biriydi. Habip bey halde çalışıyordu. Aşura günlerinde kuyumcular grubu ezadarlarına ait alemi tek başına taşıyordu. Odalarına birinci imamın resmini çerçeveletip asmışlardı. Birinci imam yeşildi, gözleri mavi ve yüzü kahverengi. Anneannem ne zaman onların odasına gitse birinci imamın resmini öpüyordu. Dudaklarını birinci imamın abasının ucuna bastırıyordu. Habip beyin karnı çok büyüktü. Mahcebin hanım hamile olduğunda karnı Habip beyin karnı kadar şişmişti. Habip beyin eşi hep süslü püslüdür, bileği altın bileziklerle doludur. Anneanne:

“Millet yiyip içmiyor parayı altına yatırıyor” diyordu. Halacım bir gün İsmet teyzeye iyi davranıyordu, bir gün kötü. İyi davrandığı günler İsmet teyze ona yaklaşıyordu. Halacım ona çay veriyordu. Halamların çayları her zaman hazırdı. Halacımın eşi yaşlı ve hastaydı, yüksek sesle geğiriyordu. Halacım eşine kötü davranıyordu. Halamla eşinin geçimini babam sağlıyordu ama anneannemle İsmet teyze geçimlerini kendileri sağlıyorlardı.

Mahcebin hanım çok konuşuyordu, artık nasıl bir kuvvet vermişse Allah çenesine. Sanki ördek götü yemişti. Geceleri minbere çıkan Seyit Halil’den bile çok konuşuyordu. Mahcebin hanımın önceleri halamla araları iyiydi, haftada bir beraber hamama gidiyorlardı. Halacım yanında marul ve pide götürüyordu. Bir göğsü yoktu halacımın. Anneannem:

“ Halanın bir göğsünü kanser aldı” diyor. Son bir yılda halam ali kıran baş kesen olmuştu, habip beyin eşi de onun kulu kölesi. Halamın ağzı Habip beyin eşinin kulağındaydı, Habip beyin eşininki de halamın kulağında. Onun bunun dedikodusunu yapıp duruyorlardı. İsmet teyzenin durumu kötüleşmişti. Halacım da Habip beyin eşiyle samimiyeti ilerletmişti, İsmet teyzeme ise ters ters bakıyordu. Mahcebin hanıma da hava atarak: “Her şey benim bir sözüme bakar, ben istesem kardeşim onları buradan atar” demişti. Göğsünün biri olmadığı için halama acımıyordum, kanser diğer göğsünü de alsın istiyordum. İyice gözümüzden düştü halam. Babam:

“Ablamın söylediklerinin hepsi doğru” diyordu. Annem:

“Etten ne gördüm ki yüz elden geçmiş köfteden ne göreyim. Eşim bana kıymet verdi mi ki hala da versin!” diyordu. Babam:

“Bırak ablamı biz kendimiz de bıktık usandık İsmet’in elinden”diyordu. İsmet teyzenin durumu fenalaştıktan sonra onun hakkında bin tane şey söylenir olmuştu. İsmet teyzem Mahcebin hanımın rüyasına girmiş, şişman ve beyazmış, türbenin yakınında koyun fiyatı soruyormuş. Üzerinde yeni bir elbise varmış, yüzü gözü parlıyormuş. Sonra da bir ışığa binip gökyüzüne doğru yükselmiş. Üzerine bindiği ışığın iki yanından kanatları rengarenk iki melek tutuyormuş. Mahcebin hanım türbeye yanaşıp Masume hazretlerine kendisini de İsmet’in yanına yollaması için yalvarıyormuş ki uykudan uyanmış. Mahcebin hanım rüyasını anlatırken halacım:

“Keşke benim tarafımdan da ondan helallik isteyeseydin”dedi ve ağlamaya başladı. Bu sabah Habip beyin eşi Mahcebin hanımın rüyasını duyduktan sonra İsmet teyzenin yüzüğünü getirdi ve onu bahçeden bulduğunu söyledi. Annem, anneanneme:

“Bu yüzük bahçenin neresindeydi ki biz göremedik de o gördü” dedi. Anneannem:

“Günahı boynuna” dedi. Annem: “Yüzük pahalı bir yüzük, Hazreti Hüseyin’in türbesindendir taşı, aşura günlerinde kıpkırmızı olur“diyor.

İsmet teyze gençken bir Ermeni’den kırk tümene almıştı bu yüzüğü.

Annem: “İsmet’i tez zamanda Meşhed’e, türbeye götürmek lazım”diyordu. Anneannemin ağlamaktan gözleri kan çanağına dönmüştü. Annem çamur kokuyor. Anneannem bana seccadeyi, zemzem suyunu, uzun namazları hatırlatıyor. İsmet teyzenin durumu git gide kötüleşti, babam artık anneanneye de ağır konuşuyordu, ona da hep laf sokuyordu ki İsmet teyzeyi ya götürüp tımarhaneye yatırsınlar ya da gidip bir oda tutsunlar ve başka bir yere taşınsınlar. Annem bunları anneanneye söyleyemiyordu. Annem acı içindeydi, babama:

“Allah’ın gücüne gider” diyordu. Sanırım babam o iki kızkardeşin hikayesini bilmiyordu da ondan böyle davranıyordu. Anneannem günden güne küçülüyordu. Bir gölge gibi olmuştu, öyle ki bu küçük gölgenin bir gün seccadede kayboluvereceğinden korkar olmuştu. İsmet teyze hastalanalı bir yıl olmuştu, İsmet teyzemin bir sabah erkenden damdan inip soyunmasının ve havuzun suyuna atlamasının üzerinden bir yıl geçmişti. Baba da Habip bey de evdeydi. Kadınlar toplanıp onu havuzdan çıkardılar. Teyzem halama küfretti. Bir doktor çağrıldı. Doktor teyzemin kafayı üşüttüğünü söyledi. Ve annem hepimize iki kız kardeşin hikayesini anlattı. Habip beyin eşi ağlamak istiyordu.

“İki kardeştiler, birlikte Allah’ın yanına gittiler. Biri başını Allah’ın dizine koyup uyudu, diğeri de…” Annem:

“İsmet’i en kısa zamanda Meşhed’e türbeye götürmek lazım”diyordu. Anneannem bu hafta İmam Hüseyin’e ağıt yakma” haftası diyordu.


***


Ezadarlar türbe demirlerinin önüne gelmişlerdi. Büyük zili çalanları görmüyordum ama zil sesi çok yüksekti, ritimliydi. Sırtlarına zincirle vuranlar yolun iki yanı boyunca sıralanmış insan kalabalığının ortasından yürüyorlardı. Gömlekleri siyahtı ve sırtlarında bir tabak büyüklüğünde delikler vardı. Bu deliklerden görülen çıplak tenleri kızarmıştı. Anneannemin yüzü gözyaşlarıyla doluydu. Elim anneannemin elindeydi. Anneannemin boynu ter içindeydi.

Türbenin içinde zil sesi, gül suyu kokuları ve zincirlerin iniltileri… Zincir vuranlar hareketsiz kaldılar. Kısa boylu, Mahmut dayı yaşlarında bir adam bir sehpanın üstüne çıktı. Elinde küçük bir hoparlör vardı, ağıt okudu. Zincir vuranlar ve göğüslerini dövenler onun sesini yankılayarak karşılık verdiler. Türbenin içi sıcaktı. Tavandaki avize sanki bir an sallandı. İsmet teyze şaşkınlık içinde avizeye bakıyordu. İsmet teyzenin gözbebeklerinin beşiğinde gül suyu kokusu, zincir vuranların kızarmış, çıplak sırtları vardı. Her şey şeffaf bir perdenin ardından geçiyordu, yavaş ve kederli. Anneanne çarşafıyla İsmet teyzeyi adak niyetiyle türbenin demirlerine bağlamıştı. Kalabalıkta o gürültünün içinden beyaz bir el demir parmaklıktan dışarı çıktı ve İsmet teyzeye doğru geldi. İsmet teyze kafasını kaldırdı ve kendisine uzanan eli öptü. Şefkatli bu elde gülsuyu kokusu vardı, bana namazı hatırlattı. Zincir vuranlar yine sırtlarına vurmaya başlamışlardı, sırtları titreşiyordu; mendille gözlerini kapatmışlardı. İsmet teyzenin gözleri şefkat rengine bürünmüştü. Uzun bir erkek eli teyzeyi sırtından yakaladı, İsmet teyze küçüldü, küçüldü gelip o elin içine oturdu, sonra o el geri geri gitti. El demir pencereden dışarı çıktı ve zincirlerin iniltileri, zil sesleri, gülsuyu kokuları içinde avizeden yayılan rengarenk ışıkların altında kayboldu.

1 Ezadar: Şiî mezhebinde, Muharrem ayında özellikle Aşura günü ağıt yakmak amacıyla ortaya çıkan erkekler. Bu ağıtçılar sırtlarına zincirlerle ya da göğüslerine elleriyle vurarak Hazreti Hüseyin için ağıtlar söylerler, etraftaki kalabalık da onalrın söylediği dizeleri tekrar eder. (ç.n.)


ÇEVİREN: FARHAD EİVAZİ


You Might Also Like